Sabahın ilk ışıkları Bafa Gölü’nün durgun suları üzerinde altın bir yol çizerken, sırt çantamı yüklenip Latmos’un o kadim patikalarına doğru yola koyu…
Sabahın ilk ışıkları Bafa Gölü’nün durgun suları üzerinde altın bir yol çizerken, sırt çantamı yüklenip Latmos’un o kadim patikalarına doğru yola koyuldum. Burası sadece bir coğrafya değil, zamanın durduğu bir hafıza müzesiydi. Her adımda, 8000 yıl öncesinden bugüne fısıldayan kaya resimlerinin izini sürmek, toprağın altında yatan kadim bir dostun elini tutmak gibiydi.
Zamanın Ötesinde Bir Yürüyüş
Antik patikada ilerlerken, devasa gnays kayalarının arasında kaybolmuş hissettim. Doğa, burada kendi kurallarını binlerce yıl önce yazmıştı ve biz sadece bu sessiz tanıkların huzurunda misafirdik. Bir kaya kovuğunun gölgesinde soluklanırken, gökyüzüne bakıp o tarihin derinliğini soludum. İnsan, böylesine devasa bir zaman diliminin karşısında ne kadar küçük olduğunu ama aynı zamanda o büyük döngüye ne kadar sıkı bağlarla tutunduğunu anlıyordu.
Kadim Bağın Keşfi
Biraz daha yukarıda, o meşhur kaya resimlerinden birini bulduğumda nefesim kesildi. Binlerce yıl önce bir elin, o kayaya bıraktığı anlık bir dokunuş, bugüne ulaşmıştı. Bu, sadece bir çizim değil, insan ruhunun doğaya olan ilk “buradaydım” çığlığıydı. O an anladım ki, trekking yapmak burada bir spor değil, bir selamlaşmaydı. Toprağın kokusunu, rüzgarın fısıltısını ve kayaların soğuk yüzeyindeki o kadim enerjiyi içime çekerken, doğanın bir parçası olduğumu yeniden hatırladım.
Yürüyüşü bitirip göl kıyısına geri döndüğümde, üzerimdeki yorgunluğun yerini tarif edilemez bir dinginlik almıştı. Latmos, bana sadece bir rota değil, ruhuma iyi gelen o kadim huzuru armağan etmişti.

